25 Aralık 2010 Cumartesi

Algı

-Otur!
-Peki!
-Konuşmak istiyorum seninle...
-Neymiş merak ettim şimdi?
-Mutlu değilim.
-Neden?
-İşte bundan.
-Neymiş bu?
-Farkındasızlık.
-Neyin farkında değilmişim?
-İşte bundan da mutlu değilim.
-Ne saçmalıyorsun sen?
-Saçmalık olarak gördüğün şeyleri, karşındaki insanın önemsediğinden bahsediyorum.
-Ya ben seni anlamıyorum, yada gerçekten saçmalıyorsun. Çünkü ben bir şey yapmadım.
-Yapmadığından kaynaklanıyor işte problem.
-Ne yapmamışım ben?
-Farkında değilsin...
-Yani?
-Sonuç?
-Ne?
-Yok bir şey...

27 Kasım 2010 Cumartesi

İnsanlığın Çöküşü

18.35
Bu laftan hiç hoşlanmıyorum!
18.45
Ben girmesem olur mu? Canım sıkkın.
18.50
Senin burada olman için nerdeyse yalvardım.
19.00
Ton balıklı sandviç istiyorum.
19.10
Bunu yapmak cesaret ister.
19.20
Yetişebilirim sanırım.
19.30
Ne arıyorsun burada?
19.40
Kadıköy’e nasıl gidebilirim?
20.00
Üsküdar’a gider değil mi?
20.15
Kadıköy’e gider değil mi?
20.30
Yanlış anlıyor insanlar beni.

Detaylar, detaylar, detaylar…

-Küçük detaylardan manalar çıkarıp genelleme yapmana sinir oluyorum.
-Şeytan detaylarda gizlidir diye klasik bir laf vardır bilir misin? Benim içinse bu laf hayat tarzıdır.
-Yani senin hayatın, herkesin içinde bir şeytan aramak!
-Tamam, ben detaylara bakıyorum ama sende hiçbir detayı göremiyorsun, benim aradığım şeytan değil, şeytan’ın hayatını anlamak.
-İnsanlar şeytan o zaman?
-Bütün şeytanların küçük detaylarından ortaya çıkan şeydir şeytan.
-Peki, madem bütün insanlar şeytan neden detaylara bakıyorsun?
-Bir şeytandan daha şeytan olamazsan, o şeytanı çözemezsin.
-Oyuncu şeytanlar eşittir insanlar. Yine bir detay ile genelleme yaptın.
-Bütün insanlar oynarlar. İyi oyuncular da vardır kötüleri de ama en iyi oyuncu bile hayatındaki bazı küçük detayları oynayamaz. İşte bende detaylardan çıkarıyorum şeytanları.
-Bütün her şey bu kadar basit değil işte.
-Aslında bu kadar basit, baksana ben bile basit diyorum. Her şeyi karmaşık olan bir adam, detaylara gömülmüş bir adam.
-Karşıya geçmeyecek misin artık?
-Ha?

20.31
Dıt dıt. “Peki o zaman, bobcum”

İşte o yüzden insanlığın çöküşü…

1 Kasım 2010 Pazartesi

Sadece yapmak istemiyorum

                Nicedir ki böyle güzel yakınmıyordum, değil mi? Aaa başladı yine müzik saçma ezgileriyle, bu mudur yani düzen? Yaklaş, uzaklaş, yaklaş, uzaklaş. Tamam, peki her şeyi anladım da bu sigara nedir? Neymiş bu şarkı, bu radyoyu sevdim mi sevmedim mi anlamadım? Tamam, peki durduramadım kendimi yakıyorum yine sigarayı. Ne diyordum? Hah, yaklaş, uzaklaş. Bir söylem vardır bilir misin? Söylem ki; insanlar birbirleri daha kolay yakınlaşıp, daha uzak yaşıyorlar. Tamam, ben de bunu severim zaten. Ya işin iç kısmı, bu söylemi sofistike, entelektüel ve farklı yaşamaya çalışanlar söylerler, peki bu insanların yaptıkları neler; çalışmak,  para kazanmak, yorulmak, uyumak, yemek. Ben bu radyoyu sevmedim karar verdim, bu nedir; klasik rock dinleyeyim diye açtım, popüler müzik açıyor bana? Klasik-Popüler, mantıklı…  Tamam, opera dinleyeceğim. Bak gördün mü? Ben de yapıyorum, sofistikeyim diye kendimi gösteriyorum insanlara. Peki, benim ironim nedir? Yarın duşumu alıp, derse gidip ders notu almak, okulda biraz takılmak, aklımdan bu geçiyor. Yani ben opera açıp, dinlemiyorum, yaşamıyorum yani operayı. Yarını düşünüyorum. Anı yaşamak gibi bir lüksüm hiç olmadı dünyada. Elimdekiler farklı bir insan olmayı, hayallerimi elimden alıyor. Yani elimdekiler, elime hiçbir getirisi olmuyor. Sigaram bitti. Evet, sigaram bitti ve ben sigara içmek istiyorum bir kez daha. Peki, benim düşündüğüm nedir şu anda? Elimdeki sigaranın az olması. Ben yine de yaktım sigarayı, saçma bir anı yaşamak tecrübesi işte bu, ama sigaram bittiğimde kendime küfür edeceğim yine. Onu da biliyorum. Her şeyi bir kenara bırakalım, hayata küfür etmek istiyorum elimdekiler yüzünden. Aslına bakarsan hep de ediyorum, çünkü elimdekiler gerçekten bazen yük oluyorlar bana, yaşantıma. Bu yakınmam, bu didişmem hiçbir getiri sağlamayacak. Hep elimdekileri daha çok yapmam gerektiği söylendi. Ben yapmak istemiyorum, elimdekilerle yaşamayı öğrenmek, yirmi yılımı aldı. Şimdi ise yeni şeyler ekleyip elimdekilere, onlarla yaşamayı öğrenmemi istiyorlar. Yapmak istemiyorum işte böyle bir şeyi.  Ha, bunu yapabilecek kabiliyet bende de var sende de, bunun farkındayım. Sadece yapmak istemiyorum. Bundan yüz bin yıl önce insanlar mızrak ile mamut avlayıp, onu yiyorlardı. Yani ellerindekiler yetiyordu yaşantılarına. Ben ne diyorum peki? Sen ne anlıyorsan ben onu diyorum aslında. Benim söylediklerim, senin beyninde nasıl anlaşılıyor ise ben onu diyorum işte. Benim içinse sadece yakınıyorum. Yakınıyorum ki istemediğim şeyi yapmayı biraz daha erteliyim…

17 Ekim 2010 Pazar

DiziPort(Atlantis Elmas Sponsorluğunda)

-Bir yerde mutluluk vardır, bir yerde ise hüzün.

-Evet, bütün filmlerin başlangıcı gibi, hüzünlünün de mutlunun da bir amacı vardır.

-Ulaşmak için, çalışırlar ikisi de, hüzünlünün problemi geçmişidir, mutlunun problemi geleceğidir.

-İroni değil mi? Mutlunun bile bir problemi var.

-İnsanın doğası bu herkesin problemi vardır.

-Neyse devam edelim! Geçmişin gölgesinde olan fakirdir, geleceğin kuşkunda olan iste zengindir.

-Hüzünlü geçmişi unutmadan amacına asla ulaşamayacağını bilir, mutlu ise geleceğin korkusu ile şu anki kadar mutlu olamayacağını bilir.

-Aslında, ne ikisi de mutludur, ne de hüzünlüdür. Ben bu hikâyeden bunu çıkardım.

-Sus, hikâyeyi bozma lütfen!

-Tamam.

-Hüzünlü ve mutlunun bir gün bir yerde yolları kesilir.

-İlk gördüklerinde birbirlerini bellidir, onlar birbirleri için yaratılmışlardır.

-Başta, çok güzel geçer her şey. Birbirlerini küçük yalanlar söylemeye başlarlar.

-Bu yalanlar, onları içinden çıkılmaz problemlere sokar. Onları izleyenleri bile ağlatacak problemlerdir bunlar.

- Bu yalanlar, onları içinden çıkılmaz problemlere sokar. Onları izleyenleri bile ağlatacak problemlerdir bunlar.

-Bu yalanlar, onları içinden çıkılmaz problemlere sokar. Onları izleyenleri bile ağlatacak problemlerdir bunlar.

-Bu yalanlar, onları içinden çıkılmaz problemlere sokar. Onları izleyenleri bile ağlatacak problemlerdir bunlar.

-Bu yalanlar, onları içinden çıkılmaz problemlere sokar. Onları izleyenleri bile ağlatacak problemlerdir bunlar.

-Sonra bu problemleri atlatırlar ve sonsuza kadar birlikte yaşarlar…

-Tamam, şimdi bunları kâğıda yaz. Sonra bu yazının boşluklarını doldur, yarına kadar yetişmesi lazım bu işin, haftaya çekim var. Ha bu arada merak uyandıracak bir isim seç…

-Ben isim konusunda kötüyümdür, birkaç örnek versene bana.

-Ne biliyim işte, “Fatmagül’ün suçu ne?” ve ya “Bitmeyen Şarkı” filan. Olmadı eski bir kitap ismi ver. Kimsenin okuduğu yok zaten yuttururuz.

7 Ekim 2010 Perşembe

İnsanlar Öyle

-Dur, ne olur atlama! Önünde yaşayacağın çok güzel günlerin var…

-Sen! Oradan, güvenli bir yerden bana atlama diyerek bana iyilik yaptığını düşünüyorsun değil mi?

-Hayır! Hep dik kafalı oldun, hep karşı oldun. Bir kere uzlaş benimle ve lütfen in oradan…

-İnsem ne olacak ki! Bir iki saat içinde beni ikna edeceksin, senin yaptığının iyilik olduğunu, benim yapacak olduğum şeyin kötülük olduğunu bana söyleteceksin…

-Evet, çünkü sende biliyorsun yapacağın şeyin sadece korkudan olduğunu. Korkuyorsun! Seni anlıyorum dersem yalan söylemiş olurum, ama, ama …

-Sorun da işte bu zaten, anlamamak! Sen benim neden atladığımı anlayamayacaksın, ben de senin şu anda ne yapmaya çalıştığını hiçbir zaman anlayamayacağım.

-Yine başlamadan konuşmaya, ne olur ilk önce aşağı in öyle konuşalım.

-Burada seni kimse görmüyor, neden bunu yapıyorsun? Korktuğun belli şu anda durduğum yerden, dediğin gibi belki de bende senin olduğun yerden korkuyorum, ama ne benim cesaretim var seni oradan kurtarıp aşağıya atmaya, ne de senin beni buradan kurtarmak için cesaretin var.

-Cesaret değil bu! Delilik, ne yaptığının farkında değil gibi konuşuyorsun. Sen bundan daha iyisin, senin sonun böyle bitmemeli.

-Doğru ya, nedir iyilik? Kime göre neye göre ki iyilik. İyilik yapmak mesela, gerçekten var mı böyle bir şey? İnsan iyiliği kendini iyi hissetmek için yapmaz mı? Peki, bu yaptığı şey bencillik değil midir bir bakış açısından? Bencillik ise bu dünyaya göre kötü bir şey değil mi?

-İnsanların neden yaratıldıklarını burada seninle bu şekilde konuşamayacağım, ama senin yapacağın şey için yaratılmadıklarına eminim…

-Kendini güvende hissetmek nedir bilir misin sen?

-Ne olur yapma…

-Şu anda, tam da burada, hayatımda olmadığım kadar huzurluyum. Niye biliyor musun, çünkü bir daha insanların hiçbir zaman anlamayacağı şeyleri, anlatmaya çabalamayacağım. Çünkü bir kez daha sen ne kadar ilginç bir insansın lafını duymayacağım, çünkü hiçbir zaman sende insansın lafını duymayacağım, çünkü bir daha param olmadığı için yaşayamadığım şeyleri düşünmeyeceğim. Çünkü hayatım boyunca en çok istediğim…

-Hayıııııııııııııııırrrrrrrr!!!!

-ve merak ettiğim şeyin peşinden gidiyorum. Neden böyle olduğumu ve neden insanların öyle olduğunu sana sormaya geliyorum Tanrım, sana geliyorum…

1 Ekim 2010 Cuma

Anlamak istemek, istememek!

-Hocam, ne haber?
-Ne olsun, senden ne haber?
-Aynı hocam ne olsun, dersten çıktım işte. Bahçe Cafe’ye gidip çay, sigara yapmayı planlıyorum. Sende gelsene, dersin yoksa?
-Vallahi iyi olur, iki saatlik aram var. Sıkılıyorum zaten, takılırız.
-Eyvallah! Hocam o zaman.

Konuşmaya kendisinin başlaması gerektiğini biliyordu. Karşısındakinin konuşmaya pek hevesli olmadığını zaten ilk tanışmalarında anlamıştı. Çayından bir yudum almak istiyordu, ama konuşmak da istiyordu, sessizlik içinde geçen zaman artıyordu, durmadan. O klasik soruyu sormak zorunda kaldı. “Hangi dersleri aldın bu dönem?”. O konuşuyor Bob ise hem onu dinliyormuş gibi yapıyor, hem de bahçeye girmiş dönem arkadaşlarını izliyordu. İzlemek çok da denemezdi buna, aslında inceliyordu. Konuşan insanların mimiklerine ve jestlerine bakmayı ve bunlardan genellemeler yapmayı çok severdi. Son anda yakaladığı bir cümle ile dönem arkadaşlarını incelemeyi bıraktı. “Ben de aynılarını alıyorum, sadece mathlab yok, ama fazladan calculus II’ yi alıyorum alttan.” Yine o zaman gelmişti, sessiz geçen zamanın kendini göstermeye başladığı zaman. Çayından son yudumu aldı, sigarasından da son nefesini. Kalkmayı planlamaya başlamıştı artık, evine gidip yarım kalan kitabını okumanın hayalini kuruyordu.


“Hahaha, neyse sizin muhabbetinize doyum olmaz. Ben kalkayım, dersim var. Sonra görüşürüz.” Sonunda gitmişti. İki saattir kurtulamamıştı Bob konuşmak için soru bekleyen adamdan. Karşısında artık sadece bir kişi vardı. Simsiyah saçları ve bütün enerjisiyle bir kız.

Yanına geleli on beş dakika olmuştu Rita’nın ama onun için sadece saniyeler geçmişti. O konuştukça ona mest oluyor, kızdan çıkan her kelimeyi özenle dinliyor, bir sorun arıyor ama bulamıyordu. Susturmak istemese de merak ediyordu Bob. “Yazın nasıl geçti?” Aslında bu sorunun arkasında daha büyük anlamlar vardı. Geçen sene okul bitmeden önce çok güzel bir iki hafta yaşamıştı Bob. Bir ilişki fırsatı olmadan okul bitmiş ve aralarına yollar girmişti. İki sininde bu durum birkaç hafta akıllarından çıkmamıştı. Sonra Bob tamamen aklından çıkarmıştı Rita’yı taki bugüne kadar.

-Güzel, geçti. İşte bir ara İspanya’ ya gittim, biliyorsun. Sonrada Bodrum’ da eğlendim. Sen neler yaptın?
-Ben de, yaz okulunda idim. Bir ara tatile gittim Kuşadası’na. Son ayımı da İstanbul’da geçirdim, birkaç tane dizi bitirdim yine.
-Ah senin şu dizilerin yok mu?
-Çoğu zaman en yakın arkadaşlarım oluyor o diziler benim, sonrada bitince de üzülüyorum gerçi.
-Öyle ya, ben de Friends bitince çok üzülmüştüm.
-Ah! Deme bana onu, hala Chandler’ın son esprisi aklımda.
-Bob, benim gitmem gerekiyor, dört saat sonra uçağım kalkıyor. Son bir herkese veda etmek için geldim zaten.
-Nasıl?


Bir anda gözleri birine takılmıştı bahçede. Rita idi bu, saçlarının salınışından tanımıştı. Kalkma isteği yerini Rita’ya bırakmıştı. O’nun bir masaya arkadaşlarının yanına oturuşunu izliyor, aynı zamanda da onu düşünüyordu. “Ah! Şu esprileri yok mu, bazen gerçek sanıyorsun” diye düşündü. Saatler boyunca onu izlemek zorunda hissetti kendini. Onu göreceği zamanı bekliyordu. Orda takılıp kaldı dakikalar boyunca, hem sessiz ve konuşmak için soru bekleyen adamla muhabbet etmeye çalışıyordu hem de Rita’yı izliyordu. Yaklaşık bir saat tutmuştu Rita'nın onu görmesi. O tatlı gülümsemesi üstünde ona baktı. Arkadaşlarının hepsiyle öpüşerek, saniyelerce sarılarak ayrıldı. Bob’un yanına o her zamanki sevecenliği ile oturdu. Onunla konuşmak asla zor olmuyordu onun için, saatlerce konuşabilirdi Rita ile. Dakikalar geçiyordu, soru sorulmayan adam sadece onları dinliyor ve arada bir gülümsüyordu. İkisi de her şeyi unutmuştu adeta.

-Jim’i tanıyorsun dimi?
-Evet, uzun saçlı, kısa boylu değil mi?
-Evet, o.
-Mükemmel bir çocuk o ya, bir insanın ağzına 'küfür' ancak bu kadar tatlı bir şekilde oturabilir.
-Hahaha, bir de o Mayfest’te on dört tane bira içti, görmeliydin başka bir yerlere uçmuştu sanki. Önüne gelene küfür edip, yerde yuvarlanan bir tip düşün.
-Hahahah!
-Hahahaha!



...



...



-Bob, bu arada ben Baba’mın yanına yerleşiyorum!
-Sen ve Baban, daha devam etme lütfen çok kötü bir espri idi.
-*“Hahaha, neyse sizin muhabbetinize doyum olmaz. Ben kalkayım, dersim var. Sonra görüşürüz.”




Bu hikaye de kullanılan yer, zaman ve kişiler tamamen hayal ürünüdür… Yersen…

26 Eylül 2010 Pazar

Ejderha'nın Gözyaşları

Iron Maiden - Tears of the Dragon (dinlemek için play tuşuna basın, ilk 50 saniye sabredin, malum konser kaydı.)




Bazı şeyleri yıkmak için geldiğimi sanırdım bu dünyaya, yıkmak yerine yapmaya çalışıyorum şu anda ve beceremiyorum. Yıkmak için dünyaya gelmiş yanım yapmaya çalışan yanımı yıkıyor. Yıkan yanım yine çalışıyor, ama yapan yanım?
“For too long now
There were secret in my mind



For too long now
There were things I sould have said

Pişmanlıkla geçmiş bir hayat, korkutucu. Peki ya pişman olmamak için çabalamak sizce de bir o kadar da korkutucu değil mi? Küçüklüğümde pişmanlık duyduğum çok şey yaptım, ama bunları bensizlik ile yaptım. Ama çok güzel günlerim de oldu. Bazen sadece bırakmak lazım sanıyorum bazı şeyleri…
“In the darkness
I was stumbling for the door



To find a reason
To find the time, the place, the hour”

İçimde bir sorun var bunu biliyorum, ama bulamıyorum. Sorunu da biliyorum ama sadece bulamıyorum çıkaramıyorum. Bu fikri de çıkaramıyorum içimden, ben de bir insanım deyip geçeceğim bir sorun değil bu, bunun farkındayım…
“Waiting for the winter sun
And the cold light of day
Çıkamamak düzlüğe, işte bundan korkuyorum. Sadece beklemeye çalışıyorum hayatımı düzeltecek şeyi, bir mucizenin geleceğine inanıyorum, sanki bir pop-up gibi karşıma çıkacağına inanıyorum. Çünkü ne zaman bir şeyler yapmaya çalışsam yıkılıyor yaptıklarım…
The misty ghost of childhood fears
The pressure is building



And I can't stay away

Elinden bir şey gelmez… Bunu her ne kadar duymasam bile, hayatım bundan ibaret. Yapamam izin vermezler. Sende sadece bıraktığı stres kalır. Basit bir hayat yaşamak zorundasın. İşte bunlara inandım hayatım boyunca, olamıyorum işte herkes gibi olamıyorum.

I throw myself into the sea



Release the wave
Let it wash over me
To face the fear
I once believed
The tears of the dragon
For you and for me

Bırakmak, gerçek benliğime bırakıyorum artık kendimi. Bundan sonra kendimi yıkmaktan başka bir şey yapamayan yıkan yanımı özgür bırakıyorum. Uzun süredir hapis tutulan bir ejderha misali, uçmaya çalışıyor yıkan yanım. Bakarken bana ağlıyor, çünkü özgürlüğün ne demek olduğunu o biliyor, ben değil. O ağlıyor, ben gülüyorum. O seviniyor, ben üzülüyor. O yükselecek, ben ise yok olacağım, ama sonunda tek başına o kalacak, yani hep sevinen taraf kalacak…

Where I was



I had wings that couldn't fly
Where I was
I had tears I couldn't cry





My emotions
Frozen in an icy lake
I couldn't feel them
Until the ice began to break





I have no power over this
You know I'm afraid
The walls I built are crumblig
The water is moving
I'm slipping away





I throw myself into the sea
Release the wave
Let it wash over me
To face the fear
I once believed
The tears of the dragon
For you and for me





Slowly I awake
Slowly I rise
The walls I built are crumblig
The water is moving
I'm slipping away





I throw myself into the sea
Release the wave
Let it wash over me
To face the fear
I once believed
The tears of the dragon
For you and for me...


doğum günüm kutlu olsun...
(26 Eylül 2010)

18 Eylül 2010 Cumartesi

-Cesa, - Ret

- Heath Ledger!

- Kemal Sunal!

- Dj Tiesto!

- Depeche Mode!

- The Beatles!

- Zeki Müren!

- Metallica!

- Emel Sayın!

- Viski!

- Bira!

- Moda haftası!

- Rakı sofrası!

- Dexter!

- Kavak Yelleri!

- Boston, MA!

- Aksaray!

- Tutsak!

- Uyumlu!

- Manevi!

- Maddi!

- Hayır!

- Evet!

- Ben!

- Sen!

- Tek!

- Çift!

- Bir!

- İki!

- Musevi!

- Evliya!

27 Ağustos 2010 Cuma

Sorgulamak güzeldir

- Yaşamak nedir?

- Kelimelerle ifade edilebilecek bir şey değildir bu, oturmaktan tut, sigara içmeye kadar giden bir olgudur.

- Senin için yaşamak oturmak ve sigara içmek yani.

- Ya senin için nedir yaşamak?

- Yaşamak, bir kadının karanlık bir sokaktaki bütün erkeklerden korkması ve ya bir erkeğin ölümden korkup onu soymaya gelmiş beş kişiye karşılık verememesi gibi bir şeydir.

- Yaşamak senin için karanlık bir olgu yani?

- Öyle nitelendiriyorsan diyecek bir sözüm yok sana. Yaşamak senin için ise sıkıntıdan başka bir şey değil peki buna ne diyeceksin?

- Belki de doğru, benim için yaşamak bir sıkıntı, ama en azından ben bu sıkıntıların içinde kötülük olmadan yaşıyorum.

- Sen, yaşamanın ne olduğunu kendi hayatından örnekler vererek anlattın, ben ise başkalarının hayatlarından.

- Kendi hayatını açamayacak kadar, kendinden korkan birisin yani.

- Olayın o tarafından bakarsan doğru bir yaklaşım bu dediğin, ama ya ben kendi hayatımı, başkalarının hayatlarıyla yaşamayı seviyorsam. Senin gibi kendi sıkıntılarımın içinde yaşamıyorum en azından.

- Pardon, yanlış anlamışım seni, sen kendinden değil, kendi sıkıntılarından korkan birisin ve bunu övünecek bir konu olarak açıklayarak büyümekten de korktuğun çok belli.

- Sıkıntılar insanları büyütür gibi bir genellemenin parçası olduğun için gülmeli miyim sana yoksa üzülmeli miyim, bunun kararsızlığı içerisindeyim.

- Eğer başka insanların hayatları ile yaşıyorsan, neden kararsızsın. Söylediğin gibi yaşıyorsan üzülmelisin. Eğer yaşamıyorsan da gülmelisin.

- Budur yani, beni çözdüğünü düşünüyorsun bu kadar konuşma ile.

- Çok karmaşık biri olmadığını düşünüyorum en azından. Sadece kendinle çelişiyorsun bilerek veya değil. Bir amaç aramıyorum senin konuşmalarında sadece zaman geçiriyorum.

- Zaten insanların söylediklerinde bir amaç aramaya çalışamayacak kadar aptal birisin. Bu söylediğini gayet normal karşılıyorum.

- Hıh, eski bir arkadaşımı anımsattın, ne zaman biri ile başa çıkamasa, hemen hakarete başvururdu.

- Bu bir hakaret değil, senin ne olduğunu anlatan bir betimleme sadece.

- Sorgulamak güzeldir, bazı şeyleri ama tadında bırak. Benim insanların söylediklerinde bir amaç aramam veya aramamam sadece benim hayatımı ilgilendirir.

- İşte orda yanılıyorsun. Senin hayatın, benim hayatım.

- Nasıl yani?

- Şu anda nerde olduğuna bir bak, kimle olduğuna bir bak, buraya nasıl geldiğini düşünmeye çalış veya elinde neden bir tıraş bıçağı olduğunu düşün, sonrada beni ara…

17 Ağustos 2010 Salı

Akıl Oyunları(Altan Kılıç)

Selman Yıldız: Sokak lambasına bakarken zihnimde birden eski komşumuzun cesedini gördüm.

Ahmet Saka: Komşumuz, ahşap bir evde bileklerini keserek ölü bulunmuştu.

Uğur Yelkenci: Hava çok karanlıktı ve vücudumun her tarafı terliyordu.

Altan Kılıç: Bende mi?

Altan Kılıç: Belki yaz akşamı olmasıyla bir ilgisi olabilirdi sanırım. Ama asıl korktuğum şey yaz akşamının beni terlettiği değildi. Neden bu saatte aklıma eski komşumuzun bileklerini keserek intihar etmiş olmasıydı!!??

Eren Öğretici: O an fark etmemiştim ama belki de şu anda onun aklıma gelmiş olması, kendi intihar hislerim ile doğrultuluydu.

Selman Yıldız: Evet intihar düşüncesi, yıldızlar da sanki bu kararımı desteklermiş gibi başka bir diyara göç etmişlerdi sanki.

Ahmet Saka: Bu bomboş sokakta sadece ikimiz var olsak da, yanımdan geçen köpek yüzüme dahi bakmamıştı.

Uğur Yelkenci: Hala terliyordum, en sonunda kalkıp yürümeyi denedim, ama kalktığım gibi yere düştüm, çünkü…

Altan Kılıç: Çünkü, çünkü ayaklarımı hissetmiyordum, terlemiş olmam havanın bana soğuk gelmesinden dolayı olan bu ihtimal bacaklarımı hissetmemiş olmamla ilişkiliydi. Yavaş, yavaş donuyorum, belki de ölüyorum farkında değilim ama, yine de komşumuzun aklıma gelmesi, ölüyor olmamla alakalı olabileceği alkıma gelmiş mi onu da bilmiyorum...

15 Ağustos 2010 Pazar

Action yaşayalım...

Ruh dolu bir yol, genç yaş dolu bir yol, cam parçası dolu bir yol, beden dolu bir yol, sis dolu bir yol, ölüm dolu bir yol…

Karşıma çıkmış, video izletiyordu bana anılarla dolu, bazen komik, bazen acı ama güzel anılardı onlar. Durmadan acımadan, bir biri ardına gösteriyordu, yaklaşık 4-5 aydır görmedim seni genç ama oralarda olduğunu biliyordum diyordu bana. Hüzün dolu gözleriyle bakıyordu bana.

“Ahaha, bir gün bizde böle bi ev tutalım İstanbul’da”(Aksaray,2005)
“Action yaşayalım, yeeeeaaah.” (Aksaray, yıl 2006)
“Koç'u kazanmış, Ali abisinin, Oktay abisinin yanına geliyor”(İstanbul, 2009)
“O da var, buluşuruz bu akşam yaparız bir şeyler”(İstanbul,2010)
“Mahvolduk biz Asiye, mahvolduk ailecek” (İstanbul, 2010)

Bazı şeyler için üzülmek saçmaymış be hocam, yalanmış.

Rahat uyu Yunus...

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Çirkin

Yine peşimi bırakmıyordu, ne zaman görmezden gelsem, yanımda bitiyordu. Bu işten sıkılmaya başlamıştım artık…

Bu sefer sıradan bir hayat sürmekti amacım, en azından denemeliydim, her zamanki gibi planlarımı yaptım, bu sefer ne kadar sürdürebilirdim, bilmiyordum…

Yanlış bir şeymiş kaçmak bu seferki benden. İyi bir şeyindeymiş, hata mı anladığımda yanıma gelmek için bir fırsat kolluyordu. Bu sefer izin verdim ve yanıma oturdu, o çirkin bakışlarını benim üstümden alamıyordu, o çirkin yüzüne nasıl bakıyorum diye şaşırmıştı. Bu seferkinin fazla çabalamasına gerek yoktu zaten, az konuştu, öz konuştu. İnandım ve o çirkin yüzle zaman geçirmek istedim, artık mecburdum da. Ona inanmanın getirdiği tutkuyla artık mutluydu çirkin yüzlü ben…

Sarı, beyaz değildi sarı, derler ya beyaz bir sayfa açmak diye. Bu seferki ben çirkindi, sayfam ise sarı idi, güzel bir yanı yoktu yeni yolumun. Devam etmek bir hayli zor idi, birkaç tane süsleme ile sarı sayfamı güzel yapabilirdim, ama bu süslemelerin yerine koyulacak o kadar çok güzellik vardı ki, hangisini seçeceğimi bilmiyordum. Sıradan bir hayatta neler olabilir ki, çözmekte zorlanıyordum. Bildiklerini uygulamalıydım, her ne kadar yol sarı ve çirkin bile olsa.

Kan dolu bir salonda dolanıyordum, neler olduğunu hatırlamıyordum. Sadece bu oda ya girdiğimi hatırlıyordum, ama oda da bırak kanı, toz bile yoktu. Kanlar masanın arkasında yoğunlaşıyordu. Oraya doğru yürümeye başladım, sarı ve güzel bir kız yatıyordu, ama bu kız aynı kızdı, eskiden çirkinlikten yüzüne bakılmayan kız şimdi bütün güzelliği ile bana bakıyordu. Son bir enerji ile “ieeeh” diye bağırdı…

“iieehh, kim sarışın ve çirkin bir kızdan hoşlanır ki zaten…”

10 Ağustos 2010 Salı

Satellite 15

Yeni uyanmıştım… Gözlerimde çapaklar, yeni cd çalarımı bekliyordum, o yüzden çok geç kalktım… Sonunda paket ulaşmıştı elime… Açtım paketi ve bakındım, elimde sadece kıraç’ın bir cd’si vardı, koydum cd çalara dinlemeye başladım…

Bilgisayar hayatıma çok geç girmişti benim, yani en azından ilk bilgisayarımı lise hazırlıkta almıştım… O yüzden gidip bir bilgisayarcıya, bana bi cd çekmesini istedim, o zamanlar kuzenim sayesinde red hot chilli peppers’ ı bilirdim bir tek rock/metal tarzı müzikte. Her neyse bilgisayarcı elimde çok fazla red hot chilli peppers şarkısı yok, olanı atıyım geri kalanı da ona benzer gruplardan atıyım mı diye sordu. Bende olur ama bana o şarkıların isimlerini yazar mısın diye sordum, o da kabul etti…

Klasik olarak californication dinlemeye koyuldum hemen, o akşam sırf red hot chilli peppers’ ın şarkılarını dinledim ve uyuya kaldım, kulağımda kulaklığım ile…

Rüya görüyordum, bir odanın içinde tek başıma oturmuş hiçbir şey yapmadan duruyordum. Uzaklardan bir insanın anlamadığım bir şeyler söylediğini duyuyordum sadece, ama bu seslerin bir akustiği, bir akışı vardı. Bu seslerin arasından sadece “dark” kelimesini anlayabiliyordum… O sabah uyandığımda, bütün cd’yi dinledim ve aralarından “dark” kelimesi geçen tek şarkıyı buldum. Californication’a yaptığım tacizi, bu şarkıya da yaparak belki de 250 kere dinledim…

Gitmek gibi değil bu, gittiğinde bir insan umut vardır insanın içinde tekrar dönecek diye, ve ya tekrar görüşeceğiz diye… Bırakmak bu, 7-8 yıl boyunca birlikte yaşadığın bir insanı bırakmak bu…

Blood brothers gibi yaşadık seninle bu hayatı, wasting love ile küfür ettik yaşanmış harcanmış aşklara, judgement of heaven ile kırdık inançlarımızı seninle, afraid to shoot strangers ile sonradan açıldık hayata, children of damned ile laf soktuk insanlara, hallowed be thy name ile eğlendik seninle, the trooper ile bağırdık seninle göklere, the ides of march ile az ve öz yaşadık, ve fear of the dark ile başladık hayatımıza…

Satellite 15 ile sen bırakmaya çalışıyorsun beni, ama ben bırakmayacağım seni, eski günlerimizi tekrar tekrar yaşacağım seninle…

“The thin line between love and hate”

Bu yazı Iron Maiden’ e bir ağıttır…

6 Ağustos 2010 Cuma

Sarma

Sırtını duvara dayamış, elinde birası şarkıyı dinliyordu zevkle… Karşında onu izleyen benden bir haber zevk alıyordu hayattan. İçimdeki dürtüyü durduramadım ve elimdeki sarma sigarayla yanına gidip oturdum.

Ya hayatım nahoştu, ya da ben bir şeyler yapmak için çabalıyordum, ama duramıyordum, yine kendimi tutamayıp oturdum yanına, yine saçma bir sohbet açıp, muhabbeti koyulaştırıp sonunda ise istediğim yere getirecektim. Yine her şey istediğim gibi oldu ve söylemek istediğimi, arzu ettiğim düşüncelere bir, bir aktarmış bir şekilde oturuyordum. Çıkardım malzemelerimi, yine bir sigara sarıyordum, bu sefer sardığım sigarayı, bir zafer elde etmiş gibi içtim ve bitirdim. Tekrardan bütün ilgimi ona yoğunlaştırdım.

Bir parıltı, gözümün önünde uçuşan… Bir saç teliydi gözümün önünde uçan, açık bir tenin üstünde görülmeyecek bir renkteydi, bir anlık parıltı olmasa bende göremeyecektim zaten…

Bir parıltı, gözümün önünde duran… Bir doğaüstü varlıktı gözümün önünde duran, teni, gün ışığında görülmeyecek bir renkteydi, bir anlık parıltı olmasa bende göremeyecektim zaten…

Evet, ben gördüğüm, duyduğum, okuduğum şeylere anlamlar yükleyen bir insanım, bunu durduramam. Bir saç teli, bir insanı bana anlatabilir ve ya o saç teli ile yaşadığım küçük bir olay seni bana anlatabilir. Hayatımın en küçük detaylarını bile böyle yaşadım ben. Gördüğüm şey, duyduğum şey, okuduğum şey, benim anladığımdır, ileriye gidemez. Sanmayın ki o insanların düşünceleri katmıyorum, anladığım şey, her insana göre değişebilir.

Döndü ve bana baktı, bense hala o saç telinde takılmıştım. O tatlı yüzündeki biraz da olsun korkuyla bana bir şey söylemeye hazırlanıyordu. Bende bu tavrı karşısında biraz ürkerek de olsa ona gülümsemeyi başardım.

“Bana da bir tane sarsana, ama özel olsun…”

1 Ağustos 2010 Pazar

Bir fikrim var…

Yaklaşmak için bir an bekliyordum, resmen bu anı kolluyordum, çünkü istiyordum. Bekledim, bekledim… Bulmuştum fırsatı, hemen yanında bittim ve bir fikrim var dedim, bana umut dolu gözlerle bakmıştı, resmen çıkar beni buradan dercesine. Aklına yatmıştı fikrim, sadece bir saat daha beklemek zorundaydık. Sonunda o bir saat geçti ve birbirimize baktık, iki sokak ilerideki kumrucuda buluştuk. O bana baktı, ben ona baktım. Sonra oturduk, kumrumuzu hiçbir ses dahi çıkartmadan yedik. İkimizde benim söylediğim fikri biliyorduk ve bunu bekliyorduk. Ayağa kalktı, yanımdaki sandalyeye geçti, bir şeyler söylüyordu ama ben onu duyamıyordum, dinleyemiyordum…

Ne kadar zordur ki bir adım atabilmek, yanlış bir adımın, her şeyini kaybettireceğine inanmak ne kadar lanet bir düşüncedir. Oturur, düşünür ve karar verirsin, olur veya olmaz, bir cevap verirsin. Bundan kaçmak ya da kaçmak istemek, tutkunluk değil midir kendi hayatına, değiştirme ihtimali bile bir hayatı bu kadar mı korkutur insanı? Ya seni anlayan, seni önemseyen bir insana bunu yapmak, karakter bozukluğu değil midir?

Ben bir adım atmıştım şimdi, o da kendi çapında bir adım atmıştı benim yanıma oturarak. Konuşması bitmişti, şimdi ise susma evresindeydi. Benden bir adım bekliyordu… Kalktım hiç konuşmadan, kumruların ücretini ödeyip, çıktık kumrucudan…

“Hangi semt olsun peki?”

29 Temmuz 2010 Perşembe

Burç, burcu, burcular...

"Ben başak burcuyum, temizliği severim", kurmuştu yine cümlesini... Yağmur insanların üstüne yağarken, o da "ayyy, ne güzel her yer temizlenicek, ben başak burcuyum ya, temizliği severim." diyebilecek kadar kalıplı bir insandı.

İnsanların kendilerini bir kalıp içine koyması gibi bir kalıp var maalesef, her insan yapıyor bunu, oturup kendini bir kalıba sokuyor. Kalıpsızlık çok kalıpsızca bir yetenek gibi geliyor insanlara. Oturup kalıp hazırlıyorlar; temizlik: başak burcu, dengesizlik;terazi, sabırlı; koç burcu. Peki ya hem titiz, hem dengesiz hemde sabırlı bir insan için ne yapacağız? ah, pardon doğru ya, burcu: terazi, yükseleni: koç, alçalanı(gerçekten var böyle bir şey): koç. Oturup bunun kalıbını birde uzaya bağlayanlar var. Titiz, dengesiz, sabırlı bir de çalışkan eklersek, doğarken marsın etkisinde kalmış oluyoruz. Hayır anlamadığım madem bu kadar astrofiziği ve atmayı biliyorsun, dünya da o kadar değer var git çalış, çabala marsa git bir şekilde, sonra deneyini yap etkisi var mıymış, yok muymuş...

Sonra bana döndü ve ekledi, "sen ne burcusun"? Cevabı duyduğunda şaşkına döndü, gerçekten koç burcu olabileceğime ihtimal vermiyordu, doğum tarihimi alıp bilgisayarının başına döndü ve beni araştırdı, bulduğu şey sonrasında rahatlamışa benziyordu, " evet sen koç burcusun ama yükselenin terazi, ayrıca saturnün etkisi ile yükselenin ve normal burcun yarı yarıya bölüşülmüş" deyip, işine geri döndü...

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Sert

Merhaba uzaylı...

Yine, yeni bir benle karşı karşıyaydım, bu seferki çetin cevizdi biraz. Zamanında arkadaşlar arasında bir keresinde espri konusu olmuştu, "Her gün yeni bir ben" adı altında dalga geçiyolardı benimle. Belki de haklıydılar, odamda oturmuş, saçma saçma bakınırken, birden bire karşıma çıktı, farklı bir ben...

Yine her ben gibi oturdu karşıma susmak nedir bilmeden konuşmaya başladı, yine her ben gibi ikna etmeye çalışıyordu beni, bu sefer ki neyin peşinde idi acaba bilmiyordum...

Saçmaladı durdu saatlerce karşımda... Aslında çokta dinlemedim, en azından dinlemeyi bırakmıştım, okulu bırakıp ailenden, arkadaşlarından uzak bir şeyler yapmalısın dediğinde. Bir bakıma hakkı da vardı, artık çok sıkılmıştım şu anki hayatımdan, tek zevkim arkadaşlara gidip dört kişi lan bağlantısı ile half-life oynamaktı bu aralar, oturup nargile içmek bile, hiç bir duygu ifade ettirmemeye başlamıştı...

Acaba yapılabilir miydi böyle bir olay, oturup tekrardan sınava hazırlanıp, başka bir şehir kazanıp gidilebilir miydi? Böyle bir dünya olabilir miydi??

Evet, tam da istediği buydu, aklımı karıştırmak. Sonra belki de beni bir başka benle çok daha kötü bir durumla karşı karşıya bırakmaktı amacı veya amaçları. Bu duruma yenik düşmemem gerekiyordu, her seferinde zayiyat versem de kurtulmalıydım bu boşluktan, bu düşüncelerden, sonuçta hepsi birer düşünce değil miydi, hepsi kendi beynimden birer casus gibi kaçmış düşünceler değil miydi?

Hayal meyal hatırlıyordum karşıma ilk çıkan beni. Yıpranmış ama bir o kadar tatlı bir yüzü vardı, belkide aşık olduğum tek kızdı, ona dokunurken kalbim sanki üç yüz metreden düşen bir roller coasterın içindeymişcesine çarpardı. Ve bu güzelliğe inanmamak, böyle bir hatayı yapabilmek çok yıpratmıştı beni, keşke hep o ben çıksaydı karşıma, keşke hep birlikte olsaydık onunla. O zaman yaşamak isterdim hayatı işte, sıkıcı bile olsa hayatım şimdiki gibi, onu görüceğimi düşünmek ve bilmek, yaşam sevinci kazandırır ve bütün sıkıntımı atardı üstümden...

Hala burdaydı karşımda duruyordu, yüzünde misyonun tamamlandığını düşündüren bir gülümseme vardı, bu sefer sanıyorum yenik düşmekteydim, bu gülümseye daha fazla bakmak istemiyordum, ayağa kalktım ve kapıdan hızla çıktım...

Sade

Korkma benden, yeni tanıdın beni biliyorum ama ben senim aslında, senin içinden gelmiş bir düşünceyim, beni bir sevgili olarak tanıyıp kendini kandırmış olabilirsin... Koskoca evrende neden gelip seni bulduğumu düşünüyorsun ki, neden sadece senin gibi bir takıntılı insanın koynuna girdiğimi sanıyorsun ki, tamam belki dört veya beş hafta oldu seninle aramızın bu kadar yakınlaşması ama sana sadece ve sadece doğru söylüyorum, beni çünkü bunun için programladın sen...

Elimi tutuyorsun bir arkadaş gibi, belkide bir sevgili gibi, ama ne olur bu seni kandırmasın, ben senin doğru ve iyi yanınım. Sus ne olur konuşma tamam elimi tut ama ne olur konuşma, omuzuna başımı koymak tatlı bir his bunu bende hissediyorum, ama bunu senin yaşamadığını biliyorum, benide kendin gibi kandırmaya çalışıyorsun başka bir mantıktan ibaret değil bu...

Bir dalga daha çarptı kayalara seninle burada yaşarken hayatımızı, peki ya sen... Umutsuzca bakmaktan başka yaptığın bir şey yok. Sarf ettiğim bütün sözler hiç bir şey ifade etmiyor dimi sana...

Senin gibi bir züppe, senin gibi bir kendini beğenmiş, senin gibi bir hırçın ne buluyor bende, yalvarıyorum söyle bana... Hayatım senin hayatınla hiç bir şekilde örtüşmüyor, ben başka bir alemde yaşıyorum senin için, ama hala benim yanımdasın bunu hiç düşündün mü?

Bende bir amaç buluyorsun biliyorum, hala senin içinde bir iz bıraktığımı biliyorum,ve bu iz benim yegane tutanağım şu hayatta, seni tekrar kazanmalıyım ve bedenlerimizi tekrar birleştirmeliyim, işte bu olduğunda seni kurtaracağım bu çöplükten.

Bu gülüşün ne ifade ettiğini çok iyi biliyorum, zor bir insan olduğunuda çok iyi biliyorum, ama bundan hiç bir şüphen olmasın, seni kazanana kadar senin yanındayım. Sen sadece geçici bir hayat yaşıyorsun bu bünyede. Bak bir etrafa güzel mi sence duygular, düşünceler, hayatlar. Hiç cevaplamana gerek yok ben söyliyeyim, değil... Çünkü sen hiç bir duyguya yer vermiyecek kadar iğrenç bir herifsin...

İstediğim her şeyi söyleyebilirim sana, çünkü seni sen gibi tanıyorum, asla bırakamayaksın beni, yapışıp kaldın benimle hayata, taki ben açana kadar seni, seni bana kavuşturana kadar...

Kırma kalbimi, ancak bu şekilde kurtulabileceğini biliyorsun dimi benden, çünkü sen beni bırakamayacaksın, benim bırakmamı istiyorsun benden, ama hoşuna gitmeyecek bir cümle söyleyeyim sana, senin sabrın yok ama benim var, çünkü zeki bir varlıksın hemde sabrını bana verecek ve kendinde bırakmayacak kadar zeki...

Biliyorum inanmadığını, biliyorum şu ana kadar söylediklerimin çoğunun bir kulağından girip bir kulağından çıktığını, ama bana zaman vereceksin işte başka bir alternatifin yok. Belki yıllar sürecek birlikteliğimiz ama bir şekilde sana ulaşacağım. Kendime, yani sana söz verdim çünkü...