Havada süzülüyordu, basıncın etkisi yanaklarından farkediliyordu. İnanılmaz bir zevk aldığı belliydi küçük bulutların arasından dünyaya doğru süzülürken. Newton’un yasasına kendisini bırakmış adrenalinin doruklarını yaşıyordu, dünya umrunda değildi. Basıncın etkisiyle gözlerinden damlalar çıkmaya başladı. Dünyaya dokunmaya az kalmıştı. Paraşütünü aştı ve hissettiği duyguları kafasında tekrar yaşayarak yavaş, yavaş yaklaşıyordu gerçekliğe. Doruklardan gerçekliğe, herkesin dönüp dolaşıp geldiği o gerçekliğe.
Yere indiğinde, onu bir kaç arkadaşı karşıladı. Paraşütünü çözdü ve arkadaşlarına neler hissettiklerini anlattı, hissiz bir şekilde. Bütün hisleri o an için ölmüştü sanki, hala havadaydı. Arkadaşından çantasını aldı ve arabaya doğru yol almaya başladılar. Arabaya geldiklerinde, artık dünyaya tam olarak dönmüştü. Çantasından cep telefonunu çıkarıp kontrol etti. Onu geçkin cevapsız araması araması vardı, ablasından.
- Abla? Beni aramışın.
- ...
- Abla? Ne oldu, iyi misin. Neden ağlıyorsun?
- Onur, annem, annem...
- Ne oldu abla? Sus!, Ablaaaa....
- Çabuk gel, Onur.
Anlam veremiyordu. Nerde olduğuna anlam veremiyordu. Ne için yaşadığına anlam veremiyordu. Önündeki ormana anlam veremiyordu. Uzaktan gözüken yeşil orman, kendisini içine çeken orman anlamsızlaşmıştı. Yine de içine çekiyordu. Gözlerine annesi ile yaşadığı anlar geldiğinde hissetmişti, önündeki ormanın çok uzaklarda olduğunu. Yere yığıldı, önündeki yol çok uzun gelmişti. Hep gelmişti fakat farkına yeni varıyordu. Kızgındı, hep kızgındı kendisine, bu seferki kızgınlık bir başkaydı hissedebiliyordu. Hep kötüsü geliyordu aklına, hep dünyaya oynadığı iyiliği süzülüp gitti üstünden. Yaşamak için kalkması gerektiğini biliyordu, ama kaçmak istiyordu. Hiç bir zaman hissettmediği kadar kaçmak istiyordu. Bütün bir dünya bir karabasan gibi üstüne gelmeye başladı. Ayağa kalkmalıydı. Gözlerini açtığında arkadaşlarının başında ona yardım etmeye çalıştıklarını yeni gördü. Yardım etmeye çalışıyorlardı, bir an güldü buna içinden. Empati kuramayacak kadar hissizdi. Ayağa kalktı ve arabaya doğru yürüdü. Arkadaşlarına dönerek “Götürün beni!”.
Arkadaşları kötü bir olay olduğunun farkındaydılar ve araba yolculuğu boyunca sustular. Evlerinin önüne gelmişlerdi. Hissizliği içinde anahtarını çıkarıp eve girdi. İnternetten kendisine Ankara’ya tek yön uçak bileti aldı. Öldürmesi gereken iki saati vardı. Evde durursa daha kötü olacağını anlayıp, hemen arabasının anahtarlarını alıp, sevgilisinin evine doğru yola koyuldu. Kafasında anılar uçuşup duruyordu. Patlamak üzere olduğunu hissediyordu. Gözlerinden damlalar yanağına doğru süzülmeye başladı. Ağlamasını durdurdu, yoluna devam etmeye çalıştı. Çıkışı kaçırmıştı. Nereye gittiğinin bile farkında değildi. Bir sonraki çıkıştan, yoluna uzatarak sevgilisinin evine geldi.
- Kim o?
- Onur.
Dzzzt.
- Hoş geldin Onur... Onur iyi misin?
- Annem.. Annem ölmüş Deniz.
- Ne? Gir içeriye...
Boyuna sarılmıştı sevgilisi. Annesi aklına gelmişti tekrardan. Annesi geride bırakmıştı onu, hayattan hiç bir beklentisi yoktu artık. Sevgilisi daha da sarıldı. Çok seviyordu Deniz’i. Onun böylesine sarılması biraz olsun rahatlatmıştı onu. Yine annesi geldi aklına. Onunla anıları.
- Onur! Çık artık şu tuvaletten oğlum, duş alıp çıkıcam.
- Tamam anneee, sık boğaz etme.
- Al çıktım, sen çıkacaksında ben ne yiyeceğim. Pilav köfte patates kızartması var masada, ye onları, sonrada dersini çalış.
- Bakarız.
Hep yalan söylediği anılar geliyordu aklına, her ne kadar iyi bir çocuk olduğunu düşünsede annesine karşı, hep kavga ettikleri ve annesini kandırdığı anılar geliyordu aklına. Çok sorumsuz hissediyordu kendisini. Kollarındaki sevgilisine baktı. Ağlamaya başladı. Deniz içeri aldı Onur’u.
- Ağla bir tanem, ağla.
- Deniz, seni çok seviyorum.
- Bende seni çok seviyorum, Onur. Hep seni sevdim ben,bir tanem benim.
- 1 saat’e uçağım var, bırakır mısın beni?
- Bende geliyorum seninle, taksiye binelim.
Normal zamanda buna hayır diyeceğini biliyordu. Ama yanında bir güç istiyordu, tutunabileceği. Annesini şimdiden çok özlemişti...
- Bağırma bana!
- Ne ya, ne ya bıktım bu dünyadan, bıktım. Bıktım tamam mı.
- Dur oğlum yapma, oğlum yapma.
- Ne olucaksa olsun, istemiyorum işte, hiç bir şeyi. Ölmek istiyorum.
- Ne olur yapma yavrum benim. Ne istiyorsan kır, ama ne olur kendine zarar verme, Babam benim.
Sarılmışlardı birbirlerine Onur ve onun annesi. İkisinin de gözlerinden yaşlar akıyordu.
Annesini şimdiden çok özlemişti...