1 Ağustos 2010 Pazar

Bir fikrim var…

Yaklaşmak için bir an bekliyordum, resmen bu anı kolluyordum, çünkü istiyordum. Bekledim, bekledim… Bulmuştum fırsatı, hemen yanında bittim ve bir fikrim var dedim, bana umut dolu gözlerle bakmıştı, resmen çıkar beni buradan dercesine. Aklına yatmıştı fikrim, sadece bir saat daha beklemek zorundaydık. Sonunda o bir saat geçti ve birbirimize baktık, iki sokak ilerideki kumrucuda buluştuk. O bana baktı, ben ona baktım. Sonra oturduk, kumrumuzu hiçbir ses dahi çıkartmadan yedik. İkimizde benim söylediğim fikri biliyorduk ve bunu bekliyorduk. Ayağa kalktı, yanımdaki sandalyeye geçti, bir şeyler söylüyordu ama ben onu duyamıyordum, dinleyemiyordum…

Ne kadar zordur ki bir adım atabilmek, yanlış bir adımın, her şeyini kaybettireceğine inanmak ne kadar lanet bir düşüncedir. Oturur, düşünür ve karar verirsin, olur veya olmaz, bir cevap verirsin. Bundan kaçmak ya da kaçmak istemek, tutkunluk değil midir kendi hayatına, değiştirme ihtimali bile bir hayatı bu kadar mı korkutur insanı? Ya seni anlayan, seni önemseyen bir insana bunu yapmak, karakter bozukluğu değil midir?

Ben bir adım atmıştım şimdi, o da kendi çapında bir adım atmıştı benim yanıma oturarak. Konuşması bitmişti, şimdi ise susma evresindeydi. Benden bir adım bekliyordu… Kalktım hiç konuşmadan, kumruların ücretini ödeyip, çıktık kumrucudan…

“Hangi semt olsun peki?”