27 Ağustos 2010 Cuma

Sorgulamak güzeldir

- Yaşamak nedir?

- Kelimelerle ifade edilebilecek bir şey değildir bu, oturmaktan tut, sigara içmeye kadar giden bir olgudur.

- Senin için yaşamak oturmak ve sigara içmek yani.

- Ya senin için nedir yaşamak?

- Yaşamak, bir kadının karanlık bir sokaktaki bütün erkeklerden korkması ve ya bir erkeğin ölümden korkup onu soymaya gelmiş beş kişiye karşılık verememesi gibi bir şeydir.

- Yaşamak senin için karanlık bir olgu yani?

- Öyle nitelendiriyorsan diyecek bir sözüm yok sana. Yaşamak senin için ise sıkıntıdan başka bir şey değil peki buna ne diyeceksin?

- Belki de doğru, benim için yaşamak bir sıkıntı, ama en azından ben bu sıkıntıların içinde kötülük olmadan yaşıyorum.

- Sen, yaşamanın ne olduğunu kendi hayatından örnekler vererek anlattın, ben ise başkalarının hayatlarından.

- Kendi hayatını açamayacak kadar, kendinden korkan birisin yani.

- Olayın o tarafından bakarsan doğru bir yaklaşım bu dediğin, ama ya ben kendi hayatımı, başkalarının hayatlarıyla yaşamayı seviyorsam. Senin gibi kendi sıkıntılarımın içinde yaşamıyorum en azından.

- Pardon, yanlış anlamışım seni, sen kendinden değil, kendi sıkıntılarından korkan birisin ve bunu övünecek bir konu olarak açıklayarak büyümekten de korktuğun çok belli.

- Sıkıntılar insanları büyütür gibi bir genellemenin parçası olduğun için gülmeli miyim sana yoksa üzülmeli miyim, bunun kararsızlığı içerisindeyim.

- Eğer başka insanların hayatları ile yaşıyorsan, neden kararsızsın. Söylediğin gibi yaşıyorsan üzülmelisin. Eğer yaşamıyorsan da gülmelisin.

- Budur yani, beni çözdüğünü düşünüyorsun bu kadar konuşma ile.

- Çok karmaşık biri olmadığını düşünüyorum en azından. Sadece kendinle çelişiyorsun bilerek veya değil. Bir amaç aramıyorum senin konuşmalarında sadece zaman geçiriyorum.

- Zaten insanların söylediklerinde bir amaç aramaya çalışamayacak kadar aptal birisin. Bu söylediğini gayet normal karşılıyorum.

- Hıh, eski bir arkadaşımı anımsattın, ne zaman biri ile başa çıkamasa, hemen hakarete başvururdu.

- Bu bir hakaret değil, senin ne olduğunu anlatan bir betimleme sadece.

- Sorgulamak güzeldir, bazı şeyleri ama tadında bırak. Benim insanların söylediklerinde bir amaç aramam veya aramamam sadece benim hayatımı ilgilendirir.

- İşte orda yanılıyorsun. Senin hayatın, benim hayatım.

- Nasıl yani?

- Şu anda nerde olduğuna bir bak, kimle olduğuna bir bak, buraya nasıl geldiğini düşünmeye çalış veya elinde neden bir tıraş bıçağı olduğunu düşün, sonrada beni ara…

17 Ağustos 2010 Salı

Akıl Oyunları(Altan Kılıç)

Selman Yıldız: Sokak lambasına bakarken zihnimde birden eski komşumuzun cesedini gördüm.

Ahmet Saka: Komşumuz, ahşap bir evde bileklerini keserek ölü bulunmuştu.

Uğur Yelkenci: Hava çok karanlıktı ve vücudumun her tarafı terliyordu.

Altan Kılıç: Bende mi?

Altan Kılıç: Belki yaz akşamı olmasıyla bir ilgisi olabilirdi sanırım. Ama asıl korktuğum şey yaz akşamının beni terlettiği değildi. Neden bu saatte aklıma eski komşumuzun bileklerini keserek intihar etmiş olmasıydı!!??

Eren Öğretici: O an fark etmemiştim ama belki de şu anda onun aklıma gelmiş olması, kendi intihar hislerim ile doğrultuluydu.

Selman Yıldız: Evet intihar düşüncesi, yıldızlar da sanki bu kararımı desteklermiş gibi başka bir diyara göç etmişlerdi sanki.

Ahmet Saka: Bu bomboş sokakta sadece ikimiz var olsak da, yanımdan geçen köpek yüzüme dahi bakmamıştı.

Uğur Yelkenci: Hala terliyordum, en sonunda kalkıp yürümeyi denedim, ama kalktığım gibi yere düştüm, çünkü…

Altan Kılıç: Çünkü, çünkü ayaklarımı hissetmiyordum, terlemiş olmam havanın bana soğuk gelmesinden dolayı olan bu ihtimal bacaklarımı hissetmemiş olmamla ilişkiliydi. Yavaş, yavaş donuyorum, belki de ölüyorum farkında değilim ama, yine de komşumuzun aklıma gelmesi, ölüyor olmamla alakalı olabileceği alkıma gelmiş mi onu da bilmiyorum...

15 Ağustos 2010 Pazar

Action yaşayalım...

Ruh dolu bir yol, genç yaş dolu bir yol, cam parçası dolu bir yol, beden dolu bir yol, sis dolu bir yol, ölüm dolu bir yol…

Karşıma çıkmış, video izletiyordu bana anılarla dolu, bazen komik, bazen acı ama güzel anılardı onlar. Durmadan acımadan, bir biri ardına gösteriyordu, yaklaşık 4-5 aydır görmedim seni genç ama oralarda olduğunu biliyordum diyordu bana. Hüzün dolu gözleriyle bakıyordu bana.

“Ahaha, bir gün bizde böle bi ev tutalım İstanbul’da”(Aksaray,2005)
“Action yaşayalım, yeeeeaaah.” (Aksaray, yıl 2006)
“Koç'u kazanmış, Ali abisinin, Oktay abisinin yanına geliyor”(İstanbul, 2009)
“O da var, buluşuruz bu akşam yaparız bir şeyler”(İstanbul,2010)
“Mahvolduk biz Asiye, mahvolduk ailecek” (İstanbul, 2010)

Bazı şeyler için üzülmek saçmaymış be hocam, yalanmış.

Rahat uyu Yunus...

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Çirkin

Yine peşimi bırakmıyordu, ne zaman görmezden gelsem, yanımda bitiyordu. Bu işten sıkılmaya başlamıştım artık…

Bu sefer sıradan bir hayat sürmekti amacım, en azından denemeliydim, her zamanki gibi planlarımı yaptım, bu sefer ne kadar sürdürebilirdim, bilmiyordum…

Yanlış bir şeymiş kaçmak bu seferki benden. İyi bir şeyindeymiş, hata mı anladığımda yanıma gelmek için bir fırsat kolluyordu. Bu sefer izin verdim ve yanıma oturdu, o çirkin bakışlarını benim üstümden alamıyordu, o çirkin yüzüne nasıl bakıyorum diye şaşırmıştı. Bu seferkinin fazla çabalamasına gerek yoktu zaten, az konuştu, öz konuştu. İnandım ve o çirkin yüzle zaman geçirmek istedim, artık mecburdum da. Ona inanmanın getirdiği tutkuyla artık mutluydu çirkin yüzlü ben…

Sarı, beyaz değildi sarı, derler ya beyaz bir sayfa açmak diye. Bu seferki ben çirkindi, sayfam ise sarı idi, güzel bir yanı yoktu yeni yolumun. Devam etmek bir hayli zor idi, birkaç tane süsleme ile sarı sayfamı güzel yapabilirdim, ama bu süslemelerin yerine koyulacak o kadar çok güzellik vardı ki, hangisini seçeceğimi bilmiyordum. Sıradan bir hayatta neler olabilir ki, çözmekte zorlanıyordum. Bildiklerini uygulamalıydım, her ne kadar yol sarı ve çirkin bile olsa.

Kan dolu bir salonda dolanıyordum, neler olduğunu hatırlamıyordum. Sadece bu oda ya girdiğimi hatırlıyordum, ama oda da bırak kanı, toz bile yoktu. Kanlar masanın arkasında yoğunlaşıyordu. Oraya doğru yürümeye başladım, sarı ve güzel bir kız yatıyordu, ama bu kız aynı kızdı, eskiden çirkinlikten yüzüne bakılmayan kız şimdi bütün güzelliği ile bana bakıyordu. Son bir enerji ile “ieeeh” diye bağırdı…

“iieehh, kim sarışın ve çirkin bir kızdan hoşlanır ki zaten…”

10 Ağustos 2010 Salı

Satellite 15

Yeni uyanmıştım… Gözlerimde çapaklar, yeni cd çalarımı bekliyordum, o yüzden çok geç kalktım… Sonunda paket ulaşmıştı elime… Açtım paketi ve bakındım, elimde sadece kıraç’ın bir cd’si vardı, koydum cd çalara dinlemeye başladım…

Bilgisayar hayatıma çok geç girmişti benim, yani en azından ilk bilgisayarımı lise hazırlıkta almıştım… O yüzden gidip bir bilgisayarcıya, bana bi cd çekmesini istedim, o zamanlar kuzenim sayesinde red hot chilli peppers’ ı bilirdim bir tek rock/metal tarzı müzikte. Her neyse bilgisayarcı elimde çok fazla red hot chilli peppers şarkısı yok, olanı atıyım geri kalanı da ona benzer gruplardan atıyım mı diye sordu. Bende olur ama bana o şarkıların isimlerini yazar mısın diye sordum, o da kabul etti…

Klasik olarak californication dinlemeye koyuldum hemen, o akşam sırf red hot chilli peppers’ ın şarkılarını dinledim ve uyuya kaldım, kulağımda kulaklığım ile…

Rüya görüyordum, bir odanın içinde tek başıma oturmuş hiçbir şey yapmadan duruyordum. Uzaklardan bir insanın anlamadığım bir şeyler söylediğini duyuyordum sadece, ama bu seslerin bir akustiği, bir akışı vardı. Bu seslerin arasından sadece “dark” kelimesini anlayabiliyordum… O sabah uyandığımda, bütün cd’yi dinledim ve aralarından “dark” kelimesi geçen tek şarkıyı buldum. Californication’a yaptığım tacizi, bu şarkıya da yaparak belki de 250 kere dinledim…

Gitmek gibi değil bu, gittiğinde bir insan umut vardır insanın içinde tekrar dönecek diye, ve ya tekrar görüşeceğiz diye… Bırakmak bu, 7-8 yıl boyunca birlikte yaşadığın bir insanı bırakmak bu…

Blood brothers gibi yaşadık seninle bu hayatı, wasting love ile küfür ettik yaşanmış harcanmış aşklara, judgement of heaven ile kırdık inançlarımızı seninle, afraid to shoot strangers ile sonradan açıldık hayata, children of damned ile laf soktuk insanlara, hallowed be thy name ile eğlendik seninle, the trooper ile bağırdık seninle göklere, the ides of march ile az ve öz yaşadık, ve fear of the dark ile başladık hayatımıza…

Satellite 15 ile sen bırakmaya çalışıyorsun beni, ama ben bırakmayacağım seni, eski günlerimizi tekrar tekrar yaşacağım seninle…

“The thin line between love and hate”

Bu yazı Iron Maiden’ e bir ağıttır…

6 Ağustos 2010 Cuma

Sarma

Sırtını duvara dayamış, elinde birası şarkıyı dinliyordu zevkle… Karşında onu izleyen benden bir haber zevk alıyordu hayattan. İçimdeki dürtüyü durduramadım ve elimdeki sarma sigarayla yanına gidip oturdum.

Ya hayatım nahoştu, ya da ben bir şeyler yapmak için çabalıyordum, ama duramıyordum, yine kendimi tutamayıp oturdum yanına, yine saçma bir sohbet açıp, muhabbeti koyulaştırıp sonunda ise istediğim yere getirecektim. Yine her şey istediğim gibi oldu ve söylemek istediğimi, arzu ettiğim düşüncelere bir, bir aktarmış bir şekilde oturuyordum. Çıkardım malzemelerimi, yine bir sigara sarıyordum, bu sefer sardığım sigarayı, bir zafer elde etmiş gibi içtim ve bitirdim. Tekrardan bütün ilgimi ona yoğunlaştırdım.

Bir parıltı, gözümün önünde uçuşan… Bir saç teliydi gözümün önünde uçan, açık bir tenin üstünde görülmeyecek bir renkteydi, bir anlık parıltı olmasa bende göremeyecektim zaten…

Bir parıltı, gözümün önünde duran… Bir doğaüstü varlıktı gözümün önünde duran, teni, gün ışığında görülmeyecek bir renkteydi, bir anlık parıltı olmasa bende göremeyecektim zaten…

Evet, ben gördüğüm, duyduğum, okuduğum şeylere anlamlar yükleyen bir insanım, bunu durduramam. Bir saç teli, bir insanı bana anlatabilir ve ya o saç teli ile yaşadığım küçük bir olay seni bana anlatabilir. Hayatımın en küçük detaylarını bile böyle yaşadım ben. Gördüğüm şey, duyduğum şey, okuduğum şey, benim anladığımdır, ileriye gidemez. Sanmayın ki o insanların düşünceleri katmıyorum, anladığım şey, her insana göre değişebilir.

Döndü ve bana baktı, bense hala o saç telinde takılmıştım. O tatlı yüzündeki biraz da olsun korkuyla bana bir şey söylemeye hazırlanıyordu. Bende bu tavrı karşısında biraz ürkerek de olsa ona gülümsemeyi başardım.

“Bana da bir tane sarsana, ama özel olsun…”

1 Ağustos 2010 Pazar

Bir fikrim var…

Yaklaşmak için bir an bekliyordum, resmen bu anı kolluyordum, çünkü istiyordum. Bekledim, bekledim… Bulmuştum fırsatı, hemen yanında bittim ve bir fikrim var dedim, bana umut dolu gözlerle bakmıştı, resmen çıkar beni buradan dercesine. Aklına yatmıştı fikrim, sadece bir saat daha beklemek zorundaydık. Sonunda o bir saat geçti ve birbirimize baktık, iki sokak ilerideki kumrucuda buluştuk. O bana baktı, ben ona baktım. Sonra oturduk, kumrumuzu hiçbir ses dahi çıkartmadan yedik. İkimizde benim söylediğim fikri biliyorduk ve bunu bekliyorduk. Ayağa kalktı, yanımdaki sandalyeye geçti, bir şeyler söylüyordu ama ben onu duyamıyordum, dinleyemiyordum…

Ne kadar zordur ki bir adım atabilmek, yanlış bir adımın, her şeyini kaybettireceğine inanmak ne kadar lanet bir düşüncedir. Oturur, düşünür ve karar verirsin, olur veya olmaz, bir cevap verirsin. Bundan kaçmak ya da kaçmak istemek, tutkunluk değil midir kendi hayatına, değiştirme ihtimali bile bir hayatı bu kadar mı korkutur insanı? Ya seni anlayan, seni önemseyen bir insana bunu yapmak, karakter bozukluğu değil midir?

Ben bir adım atmıştım şimdi, o da kendi çapında bir adım atmıştı benim yanıma oturarak. Konuşması bitmişti, şimdi ise susma evresindeydi. Benden bir adım bekliyordu… Kalktım hiç konuşmadan, kumruların ücretini ödeyip, çıktık kumrucudan…

“Hangi semt olsun peki?”