14 Şubat 2012 Salı

Kum Taneleri


Gece sessiz, kahve ve sigara. Algılayamıyorum bu yalnızlığımı, peşimden sürekli gelen bir şey; yalnızlık. Sanırım birlikte yaşa, yalnız öl sözü doğru bir söz. Sadece yaşamda birlikteyiz insanlarla, beynimizin ucundaki son nöronlara kadar yalnızız. Düşüncelerimiz sadece kendi benliğimizle ilgili. Diğer insanlar hakkında düşünürken bile kuramsız bir mücadele içersindeyiz kendimizle. Yalnızız iliklerimize kadar. Sevgililer birlikte olduğunu düşünen sevgililer bu yalnız insanlığın içindeki başarısız yalnızlar sadece. Hayatımız boyunca öğretilen o kötü kutsal düşünce, yaşantımızın en umulmadık bir gününde gelip karşımıza çıkıp kendini sevdiriyor, inandırıyor. O günden beri yalnızım. O kadar yalnızım ki içimde bulunduğum kuyu gittikçe çekirdeğine yaklaşıyor dünyanın. Daha çok hissediyorum sıcaklığı daha çok hissediyorum uçup giden çocukluk ütopyalarımı ve gittikçe daha çok uzaklaşıyorum medeniyetten, insanlıktan. O ütopyalarımdan beynimde kalan düşünceler bir bir üzüyor beni, sitemler ettiriyor. “Hani birlikte olucaktık insanlık seninle, hani birlikte mutlu olacaktık, hani kurtarıcaktık geleceğimizi, hani destekleyecektik en kötü zamanlarda birbirimizi.” Bu düşüncelerden, bu sitemlerden kurtarmak için kendimi elimden geldiğince baktım etrafıma, hep bir çıkar yol aradım. Derken Woody Allen’ın bir sözü çıktı karşıma.“Belkide şairler doğru söylüyorlardır, belkide aşk tek cevaptır.” İşte bu söze bir çocuğun “seni leylekler getirdi” sözüne inandığı gibi inandım, kör bir şekilde. Bilinçaltım medeniyete, insanlığa tutunması gerektiğini düşünüyordu sanırım.

 ‘Aşk’ ve ya başka bir değişle ‘sonsuz arzu’,  umutsuz bir bedene verilen ve gerçekliği kör eden bir olgu. İnsanın son çırpınışlarına kadar devam edicek ve insanı hayaller dünyasında yaşatıcak bir huzursuzluk. Bedenin hissetmediği ve ruhun hissettiği her şey gibi sonu olan bir huzursuzluk. Aşk bedeni hem mutluluk ile hem de huzursuzluk ile doldurur. O kadar çok doluyuzdur ki unutturur gerçekliği bizlere. Yanında olmak, birlikte olmak birileri ile o kadar mutlu ederki bizi başlarda ‘oh be’ deriz umut dolu bir şekilde. Zamanla umutlar söner, bir yakarış başlar derinlerden bedenlerimizin. Bağırır, bağırır, bağırır. İlk başta duymakta zorluk çekersin, sonra görmezlikten gelirsin, sonra da yanı başında biter ve bağırır kulaklarının içine, ‘yalnızlık’. Bedenlerin dünyasında gerçek bir birliktelik beş-on dakika süren bir vakıa iken, aşkın ve birlikteliğin sonsuza kadar sürebilmesini nasıl bekleriz ki zaten. Yine tek olan bedenimize döner düşüncelerimiz, umutlarımız, umutsuzluklarımız.

Gökyüzüne baktığımda aslında birlikte bir galaksinin bütününü oluşturan o yıldızları yalnız görüyormuşum, insanoğlu ışıkları yüzünden. Medeniyetmiş, insanın ta kendisiymiş meğerse insanı yalnızlığa çeken. Mutsusuz ey insanoğlu, yalnızız ey insanoğlu. Mutlu olmak için şunu yapmalıyız ve ya bunu yapmalıyız diyecek kadar aklımı oynatmadım. Ama gördüğüm şey sadece kum taneleri bir biri üstüne dizilmiş, gözün alamacağı bir çölün ortasında yalnız kum taneleri.