Gece sessiz, kahve ve
sigara. Algılayamıyorum bu yalnızlığımı, peşimden sürekli gelen bir şey; yalnızlık.
Sanırım birlikte yaşa, yalnız öl sözü doğru bir söz. Sadece yaşamda birlikteyiz
insanlarla, beynimizin ucundaki son nöronlara kadar yalnızız. Düşüncelerimiz
sadece kendi benliğimizle ilgili. Diğer insanlar hakkında düşünürken bile
kuramsız bir mücadele içersindeyiz kendimizle. Yalnızız iliklerimize kadar.
Sevgililer birlikte olduğunu düşünen sevgililer bu yalnız insanlığın içindeki başarısız
yalnızlar sadece. Hayatımız boyunca öğretilen o kötü kutsal düşünce,
yaşantımızın en umulmadık bir gününde gelip karşımıza çıkıp kendini sevdiriyor,
inandırıyor. O günden beri yalnızım. O kadar yalnızım ki içimde bulunduğum kuyu
gittikçe çekirdeğine yaklaşıyor dünyanın. Daha çok hissediyorum sıcaklığı daha
çok hissediyorum uçup giden çocukluk ütopyalarımı ve gittikçe daha çok
uzaklaşıyorum medeniyetten, insanlıktan. O ütopyalarımdan beynimde kalan düşünceler
bir bir üzüyor beni, sitemler ettiriyor. “Hani birlikte olucaktık insanlık
seninle, hani birlikte mutlu olacaktık, hani kurtarıcaktık geleceğimizi, hani
destekleyecektik en kötü zamanlarda birbirimizi.” Bu düşüncelerden, bu
sitemlerden kurtarmak için kendimi elimden geldiğince baktım etrafıma, hep bir
çıkar yol aradım. Derken Woody Allen’ın bir sözü çıktı karşıma.“Belkide şairler
doğru söylüyorlardır, belkide aşk tek cevaptır.” İşte bu söze bir çocuğun “seni
leylekler getirdi” sözüne inandığı gibi inandım, kör bir şekilde. Bilinçaltım
medeniyete, insanlığa tutunması gerektiğini düşünüyordu sanırım.
‘Aşk’ ve ya başka bir değişle ‘sonsuz arzu’, umutsuz bir bedene verilen ve gerçekliği kör
eden bir olgu. İnsanın son çırpınışlarına kadar devam edicek ve insanı hayaller
dünyasında yaşatıcak bir huzursuzluk. Bedenin hissetmediği ve ruhun hissettiği
her şey gibi sonu olan bir huzursuzluk. Aşk bedeni hem mutluluk ile hem de
huzursuzluk ile doldurur. O kadar çok doluyuzdur ki unutturur gerçekliği
bizlere. Yanında olmak, birlikte olmak birileri ile o kadar mutlu ederki bizi
başlarda ‘oh be’ deriz umut dolu bir şekilde. Zamanla umutlar söner, bir
yakarış başlar derinlerden bedenlerimizin. Bağırır, bağırır, bağırır. İlk başta
duymakta zorluk çekersin, sonra görmezlikten gelirsin, sonra da yanı başında
biter ve bağırır kulaklarının içine, ‘yalnızlık’. Bedenlerin dünyasında gerçek
bir birliktelik beş-on dakika süren bir vakıa iken, aşkın ve birlikteliğin sonsuza
kadar sürebilmesini nasıl bekleriz ki zaten. Yine tek olan bedenimize döner
düşüncelerimiz, umutlarımız, umutsuzluklarımız.
Gökyüzüne baktığımda
aslında birlikte bir galaksinin bütününü oluşturan o yıldızları yalnız
görüyormuşum, insanoğlu ışıkları yüzünden. Medeniyetmiş, insanın ta kendisiymiş
meğerse insanı yalnızlığa çeken. Mutsusuz ey insanoğlu, yalnızız ey insanoğlu.
Mutlu olmak için şunu yapmalıyız ve ya bunu yapmalıyız diyecek kadar aklımı
oynatmadım. Ama gördüğüm şey sadece kum taneleri bir biri üstüne dizilmiş,
gözün alamacağı bir çölün ortasında yalnız kum taneleri.